Adalet

Written by Derya Unal on . Posted in Derya Unal


Derya Unalİlkokulda kokulu silgisi ve 24’lü pastel boya takımı olanlar vardı.

Bir de önlüğü yırtık olanlar...

Kırmızı çoraplı, çok havalı bir kız vardı mesela.

Bütün sınıf okızı seviyorduk. Evden ekmek arası peynir getirenlerimiz vardı.

Çikolata yiyenler ve çikolatanın tadını bilmeyenler...

Çöp kutusunun etrafında konuşanlar falan.

Sonra bir arkadaşım vardı, epey fakirdi.

Önlüğünün içine kazak giyiyordu, montu yoktu.

Okuldan mont dağıttılar montu olmayanlara... Bot falan da verdiler.

Bütün sınıfın önünde adları okundu, botları ve montlarını aldılar.

Çocuktuk anlamıyorduk.

Bu işte bir kötülük, bir çocuğun onurunun çiğnenmesi vardı.

Evet, eğitimci olmalarına rağmen o günlerde bizim öğretmenlerimiz bunu düşünememişti.

İlerde öğretmen olursanız siz düşünün mesela.

Dünyada adalet yok demek kolay, adaleti belirleyenler biraz da biz değil miyiz?

Adalet sendin.

Dönüp dolaşıp bulamadığımız şeydir belki de adalet...

Ahmet Batman'ın Soğuk Kahve kitabından alıntıdır.

Derya Ünal

Sitede yayınlanan köşe yazılarından yazarları sorumludur.

Bir Gün Susmayı Öğrendim

Written by Derya Unal on . Posted in Derya Unal


Derya UnalBir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.

Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi.

Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!’ derdi. Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaktım babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi. Çaresiz bir şekilde oyunumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.’ diye bağırmaya devam ederdi. ‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu.

Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. ‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.’ Diye komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem ‘Odanı topla!’diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım. ‘ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.’ dedi. Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.’dedim. O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.’dedi. Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi. Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim. Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar’ diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı .. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.

Farkında  Olmalı İnsan... Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.

Alıntıdır

Derya Ünal

Sitede yayınlanan köşe yazılarından yazarları sorumludur.

Ne Güzel Cahildik !!!

Written by Derya Unal on . Posted in Derya Unal

Ne guzel cahildikDışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa...
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış ekmek kokusu... Sucuk lükstü.
Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman ekmek gibi...
Bir kez olsun kümesten 
yumurta almamış, bir kez olsun o kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve fakat alışveriş merkezlerinin restoran katlarında, boğucu bir gürültü ve havasızlık içinde hamburger keyfine fit olmuş çocuklar ve gençler için ben ne kadar yaşlıyım?

***

Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur.
O beyaz örtünün gelişi sürpriz olurdu.
Şimdiki gibi üç günlük hava 
tahmini, kar yağışı için dakikalı randevu falan yoktu.
(Meteoroloji 
tutturamadığı zaman o kadar seviniyorum ki...)
Krize de girmezdik.

İran'ı hiç takmazdık. Yakacak bir şeyler olurdu her zaman.
Ve kuzine hem ısıtır hem de pişirirdi...
Bize kalan kışın ve karın tadını çıkarmaktı...
Mumumuz, gaz lambamız vardı.

***

Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle güzel cahildik ki, keyfimiz bozulmazdı hiç!
Portakal kabuklarını sobanın üzerine dizer, 
kokusuna râm olurduk.
Kestane közlemek büsbütün bir gecenin akıllara 
seza mutluluğuydu.
Sonra illa ki, büyüklerin anlattığı hikâyeler, 
hatıralar...
Birçoğu arızalı ve tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma 
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar yerine, geniş ve besleyici bir masal dünyası...

***

Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi, sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi kokardı.
Çay da kokardı... Domates de...
Bütün bu nefasete, küçücük bir 
bakkal dükkânının zenginliği yetiyordu.

***

Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Başörtüsü krizi, doğal gazın kesilme korkusu, yolda kalma telaşı, rejim tehlikesi...
Kimin umurunda...
Ne güzel cahildik.
Mutluluğun resmini çiziyorduk...


Alıntıdır...

Derya Ünal

Sitede yayınlanan köşe yazılarından yazarları sorumludur.

Twitter Bubbles

No tweets found.