Kendi İçinde Kaybolmak

Written by Ibrahim Ozer on . Posted in Ibrahim Ozer

 


Ibrahim Ozer“Kafamın içinde bir belirip bir kaybolan kesinleşmemiş birtakım resimler dolanıyor” (Van Gogh).

Suskunluğun en derin kuyularında her biri birbirinden farklı mecralardan yükselen seslerin akisleri, dudaklarından tek bir sözcük bile dökülmeyen cesaret tılsımları arasında bir kayboluştur. Ses, önce sahibinin kendi iç dünyasında kaybolmaya başlar. İlk firarına, bakışların can bulduğu anda hayat verir. Ve o an, bir yanı buz kesilmiş bir bedene karşı mücadele verirken, bir yanı kor alevler içinde yanan bir ruh arasında cebelleşir. Her kurtulma çabasında ve hengame arasında bir o kadar daha derinlere doğru seyreder.

İnsan ki omuzlarındaki ilk yükü hissettiği andan itibaren olgunlaşmaya adım atmış demektir. O an  resmettiği hayalin derinliklerinden çıkmaya cesaret edip, kendini bütünüyle o hayalin deryasına bırakmanın rahatlığı, erdem ve zindeliği zannına kaptırır. Bu yük, taşınamaz hale geldiği anda kendini korku libasının kollarında buluverir. Adının henüz konmadığı çocuk da işte o an doğar. Hesaplar ve gel-git’ler arasında bir hezeyanla sonuçlanmamışsa bu yolculuk, o vakit dil, ruhundan birşeyler mırıldanmaya başlar demektir.

İşitilmez diye yükselen o sesler, her biri birbirinden renkli nağmelere dönüşür ve onu ağırlayacak kulaklara misafir oluverir. Kimi zaman imalı, kimi zaman manasız bakışlar arasında aradığı limanı bulmaya doğru açılmıştır artık. Yargılamak ister her bakış. Sorgulamak da ister. Böylece kendi kayboluşuna bir dost arar. Yol arkadaşlığından öte, sığınabileceği bir liman olmasını ümid eder. Çünkü uzun bir yolculuğun belki de ebedi hükmünün en can alıcı yerinde demir almak ister. Ve o yolculuk, kendini keşfedişin değil, kendinde kayboluşun rotasına doğru yelken açıverir. Dipsiz, uzun ve karanlık bir yolculuktur. İlk seyrin ilk sahifeleri özenle açılır. Yürekteki zindana hapsedilmiş ilk sözcükler tane tane mürekkebin sihirli dokunuşu ile hayat bulur. Ve kendi dilinden kendi benliğine konuşan bir çocuk çıkıverir:

“Bugün günlerden karanlık. Rotasını kaybetmişcesine zifiri bir karanlık. Her yönden esen ve kendini deniz feneri hükmüne gark etmiş günahkar ruhların en ince sesle bana seslenişi sardı tüm varlığımı. Hayal-i hâil1 mi yoksa sadece bir serap mı çözemediğim bir fısıltı yükseliyor bu içimdeki karanlık denizden. Nerdesin ey sema. Nerdesin ey yeryüzü. Sana ulaşsın diye haykırdığım o yakarışlar nerde. Hangi girdaba saldın kendini bu akşam. Gel de çıkar beni benliğimden, kaybolmuş kimliğimden. Kendimi kurtar kendimden. Bugün günlerden karanlık ve artık pusulasız bulunmuyor hiçbir yer. Kendimi bulma ümidiyle çıktığım bu yolculuk kendimi kaybettirdi bana. Aramaktan yorulan gözlerim, bir nefeslik huzura muhtaç.”

Kendi benliğine yabancı olan her nefis kendi içinde mahzun ve biçare. Çaresizliği anlamsız bir çığlığa dönüşmekten aciz. Her daim kaygı taşır bu hamal. Heybesinde sakladığı en ağır yük ise kibrin bitmek bilmez ve doyumsuz edası. Aynı tahammül deryasında yıkılmaz halde, sağlam bir duvar hükmünde duran koca bir yürek, zulmü sabır ile çatlatır. Yeniden doğ ey sabır!

kağıttan bir merasim yaptım sana

özledim özledim burnumda tüttün

sarıldım karanlıkta nurdan çehrene

hangi lodosa kanıp da dağıldın gittin   (Vedat Aydoğan)

Kor halde karanlık dehlizlerde bir umut bekleyen o yürekleri mahzun bırakma. Sahrada kendini kaybetmiş ruhlara biraz derman ol. Bitmek bilmez bir gecenin zifiri karanlığı, bazen insanın kendi kaybolmuşluğundan daha aydınlıktır.

------------------

  1. Hayal-i hâil: Korku ve dehşet veren hayal.

İbrahim Özer

 Sitede yayınlanan köşe yazılarından yazarları sorumludur.

Twitter Bubbles

No tweets found.